- Hoşgeldiniz - Sitemizde 5 Kategoride 15 İçerik Bulunuyor.

Gündem

Meşrutiyet’in 140. YılındaTürkiye’nin Tarihsel-Siyasal Birikimi ve Tek Adam Rejimi Dayatması – Stj. Av. Cankat Aydın

14 Kasım 2017 - 14 kez okunmuş
Ana Sayfa » Gündem»Meşrutiyet’in 140. YılındaTürkiye’nin Tarihsel-Siyasal Birikimi ve Tek Adam Rejimi Dayatması – Stj. Av. Cankat Aydın
Meşrutiyet’in 140. YılındaTürkiye’nin Tarihsel-Siyasal Birikimi ve Tek Adam Rejimi Dayatması – Stj. Av. Cankat Aydın

Türkiye’nin son on yılına, rejim tartışmalarının damga vurduğunu söylersek abartmış olmayız. Başlangıç tarihi demesek de tartışmaları merkeze taşıyan olay, 2007 yılında referanduma götürülen cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesine ilişkin anayasa değişikliğiydi. Ertesinde yaşanan Abdullah Gül’ün görev süresi tartışmaları ve 2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ve anayasal sınırlarına aykırı bir pratik sergilemesiyle rejim tartışması ülkenin temel siyasi gündemi oldu.

Şimdi siyasal-anayasal tarihimiz açısından da önemli bir dönemeç noktasındayız. 18 maddeden oluşan ve mevcut anayasanın 68 maddesinde değişiklik öngören kanun 16 Nisanda halkoyuna sunulacak.

Değişikliğin temel hedefi, mevcut parlamenter rejimin, adına “Cumhurbaşkanlığı Rejimi” dedikleri bir tek adam rejimiyle değiştirilmesidir. Başka bir deyişle; de facto olan tek adam rejiminin de jure hale getirilmesidir.

Önerilen değişikliğin ne getirip ne götüreceğini tartışıla dursun ilk yazılı anayasamızın ilanının ve ilk parlamentomuzun kuruluşunun 140. yılındayız.

Geçmişimizin bize geleceğimizle ilgili söyleyecek çok sözü vardır.  Peki, Türkiye’nin tarihsel-siyasal birikimi ve toplumsal gerçekliği ile dayatılan tek adam rejimi arasında ne kadar uyum bulunmaktadır? Bu soruya döneceğiz. Fakat öncelikle bir parantez olarak anayasa nedir ve neden önemlidir?

Anayasa bir devletin temel yapısını, kuruluşunu, iktidarın devrini ve devlet iktidarı karşısında bireylerin özgürlüklerini düzenleyen bir belgedir 1 Yani toplum adına hareket edecek ve yönetecek devlet gücünün nasıl kullanılacağını ve bireylerin bu iktidar karşısında hangi hak ve özgürlüklerinin olduğunu düzenleyen belgedir.

Bir devletin anayasasının olması o devletin “anayasal devlet” olduğu anlamına gelmemektedir. Öncü anayasal metinlerden olan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789), “insan haklarının güvence altına alınmadığı ve erkler ayrılığının sağlanmadığı düzenlerde anayasa yoktur” derken, “anayasa”ya özgül bir anlam yüklemektedir: “Siyasal iktidarın sınırlanması”.2  Fransız Devrimi’nin düşünsel etkisinin bütün Avrupa’ya yayılması ile birlikte 18. yy.’dan bu yana, birçok ülkede yazılı anayasalar, devlet örgütüne “rasyonel” nitelik kazandırmanın bir aracı olarak kabul edilmiştir.3

“Sağlıklı” bir anayasadan siyasal iktidarın sınırlanmasının yanında uzun soluklu olmasını da bekleriz. Bu da anayasanın ortak kimlik oluşturabilmesi, ülke ve topluma ilişkin özellikleri yansıtabilmesi ölçüsünde olanaklıdır diyerek parantezi kapatalım.4

 Türkiye,  tarihinde ilk kez nasıl yönetileceğini tartışmamaktadır. İki asırlık modernleşme tarihimiz aynı zamanda devlet sistemine ve kurumlarına, siyasal haklar ve özgürlüklere ilişkin verilen tartışmaların ve mücadelelerin tarihidir.

Siyasal, toplumsal ve sınıfsal mücadeleler tarihinden, modernleşmeden bahsediyorsak bunlara koşut olarak anayasacılık hareketlerinden de bahsederiz. Tarihimiz bu başlıkta oldukça zengin bir birikime sahiptir.

19. Yüzyıl, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de siyasal ve sosyal çalkantıların damga vurduğu, devlet düzeninde ve toplumsal hayatta önemli değişimlerin yaşandığı bir yüzyıl olmuştur. Geleneksel Osmanlı devlet düzeninin çözülmeye başladığı, ekonomik ve sosyal yapıda yaşanan çöküntünün damga vurduğu bu yıllar aynı zamanda anayasacılık tarihimiz açısından da önemli gelişmelerine sahne olmuştur. Anayasal belgeler diyebileceğimiz Sened-i İttifak (1808), Tanzimat Fermanı (1839), Islahat Fermanı (1856) ve tarihimizin ilk yazılı anayasası olan Kanun-i Esasi (1876) bu “uzun” yüzyılın tartışmalarının ürünleridir.

Anayasalar, tarihsel gelişim süreçlerinin kavşaklarıdır. Bu bakımdan ilk anayasa ile sonuncu anayasa arasında görünen ve görünmeyen bağlar vardır.5

Kanun-i Esasi ile birlikte açılan parlamentolu dönem, yalnızca iki yıl sürmesine ve sonrasında yerini II. Abdülhamit’in 30 yılı aşan istibdat dönemine bırakmasına rağmen önemi ve etkileri büyük olacaktır. Bir kukla meclis olarak tasarlanmasına rağmen mebuslar, padişahı eleştirebilmiş, özgür tartışma ortamını savunmuş ve gücünü ortaya koymuştur.

Aradan 30 yıl geçmesine rağmen 1908 yılında Rumeli’ni birbirine katan İttihat ve Terakki’nin ilk talebi Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe konması ve meşrutiyetin ilanıdır.6 Baskılara direnemeyen padişah anayasanın tekrar yürürlüğe girdiğini ilan edecek ve Meclis-i Mebusan yeniden açılacaktır.

200 yıllık siyasal-anayasal değişimlerin ne gibi merkezi sorunları olmuştur? Bu uzunca zaman dilimi içinde üç büyük sorun-demeti yaşandığı söylenebilir. İlkinde, “çokuluslu imparatorluğu sürdürmek” temel kaygıdır. İkinci ana sorun bir “ulusal devletin kurulabilmesi” çerçevesinde yaşanmıştır. Üçüncü ana gündem maddesi ise “demokrasi”, daha ölçülü bir deyimle de “çok partililik”tir.7

 Çokuluslu imparatorluğu sürdürmek kaygısı ile Islahat Fermanı’yla kurulan merkezi ve yerel meclislerle devlet yönetiminde reforma gidilmiştir.8 1908 Devrimi ve II. Meşrutiyetin ilanıyla Kanun-i Esasi’nin tekrar uygulamaya konulması ve Meclis’i Mebusan’ın açılması da gene aynı kaygılarla hareket edilerek atılan adımlardır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Kurtuluş Savaşı döneminde de gene çözüm olarak adres meclistir.  İç ayaklanmalar, sayısız savaş, etnik ve dini çatışmalar, darbeler, devrimler sığdırdığımız bu iki asırlık tarihin her kritik dönemecinde parlamenter rejim adım adım siyasal birikimimizin temel taşlarından birisi haline gelmiştir.

Peki, bu birikim hilafına yapılacak bir anayasal düzenlemenin kalıcı olabilmesi mümkün müdür?

Hangi tarihsel, siyasal gelişim ve toplumsal dönüşüm bugün Türkiye’nin ihtiyacı olanın Türk Tipi Başkanlık Rejimi olduğunu söylemektedir?

Başkanlık rejimini tercih eden ABD, Meksika, Latin Amerika ve Afrika ülkelerine baktığımızda bu ülkeler ile Türkiye’nin toplumsal ve siyasal gerçekliği arasında hangi benzerlikler bulunmaktadır?

Son bir soru: Türkiye’de tek adam rejimi 16 Nisan Referandumundan evet sonucu çıksa bile kalıcı olabilecek midir?

Türkiye bir kişinin ikbali için siyasal rejimini değiştirecek bir ülke midir?

Tarih ve toplumsal gerçekliğimiz bize tersini söylemektedir.

DİPNOTLAR

1 E. TEZİÇ, Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 12. Bası, Kasım 2007, s. 8

2Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, Der. İ. Ö. KABOĞLU, B. E. ODER, Türkiye’nin Anayasa Gündemi, İletişim Yayınları, 1. Basım, 2016, s. 14

3 R. AYBAY, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi Cilt 1, Anayasal Metinlerde Egemenlik, İletişim Yayınları, s. 40

4 İ. Ö. KABOĞLU, Hangi Anayasa?, İmge Kitabevi, 1. Baskı, 2012, s. 26

5T. Z. TUNAYA, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi Cilt 1, 1876 Kanun-i Esasisi ve Türkiye’de Anayasa Geleneği, İletişim Yayınları, s. 27

6S. TANİLLİ, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1839-1950, İmge Kitabevi, 3. Baskı, 2004, s.112

7B. TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, 27. Baskı, 2016, s. 14

8Şura-yı Devlet, Heyet-i Vukela ve yerel meclislerle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. B. TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, 27. Baskı, 2016, s.95 vd.

Facebook Hesabınızla Yorum Yapabilirsiniz

İlgili Terimler : , ,
TemaFabrika